| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
FenerbahceWamqireS
Image and video hosting by TinyPic

FENERBAHCEM BENİM

Fenerbahçe hakkında herşeyi bulabileceğiniz bir blog :)

ALEX İN ANTU COM A VERDİĞİ DEMEÇ (ALINTIDIR)

Alex "Biraz daha sabıra ihtiyacımz var"

Kaptanımız Alex de Souza, FBTV`de yayınlanan Kaptan Köşkü programında yaptığı açıklamalarda "Bize söylenen ve yapmamız istenen şeyleri ortaya koymalıyız" dedi. Sakatlığından takımımızın kötü gidişatına, Teknik Direktörümüz Aragones`ten Milli Takıma kadar birçok konuda görüşlerini ifade eden Alex de Souza "Taraftarlarımızı desteği ortada. Onların üzüntüsünü bizde içimizde hissediyoruz. İyi olacağımıza inanıyorum sadece biraz sabırlı olmalarını istiyorum" dedi.

Alex de Souza`nın, Yasir Kaya ile "Kaptan Köşkü" programında yayınlanan röportajı:

Sakatlığı ile ilgili sorulan bir soruya Alex, "Sakatlığım daha iyiye gidiyor. Fizyoterapist eşliğinde çalışmalarımı sürdürüyorum. Milli maçlar arasında da çalışmalarımı sürdüreceğim. Tedavi programının ardından hedefim Kocaelispor maçında forma giyebilmek" diye yanıt verdi.

Alex `Takımda yanlış giden ne?` sorusuna ise "Oyuncular olarak takıma katkımız az. Bireysel olarak daha çok şey katmalıyız. Eğer bunu yapsaydık böyle bir durumla karşılaşmazdık. Hocamız çok çalışkan. Onu daha çok anlamalı ve dediklerini daha iyi yapmalıyız. Bireysel olarak takıma katkımızı göstermeliyiz" şeklinde yanıtladı.

Kaptanımız Kayserispor maçını ise şöyle değerlendirdi: "Maçı iki takım olarak değerlendirmek gerekirse biz saha içinde, saha dışında yaptığımız çalışmaları ortaya koyamayan, gerekeni yapmayan bir portre çizdik. Futbolun basit bir oyun olduğunu unutmuş bir şekilde oynadık. Rakibimiz ise bu kuralı en iyi şekilde uyguladı. Daha çok da gol atabilirlerdi. Biz pas, koşu ve pozisyon almayı da yanlış yaptık. Bize söylenen ve yapmamız istenen şeyleri ortaya koymalıyız."

Takımda bir özgüven sorunu olup olmadığı sorusuna ise kaptanımız, "Özgüven sorunumuz var. Bazı oyuncularımız adeta sahada kilitlenmiş gibi oldu. Yapması gereken şeyi bilen bunun için uğraşan ama kilitlendiğimiz zamanlar oldu. Ama bizler çocukluğumuzdan beri futbol oynuyoruz. Aslında sahaya çıktığımızda yapmamız gereken sadece her zaman yaptığımız şeyi yapıp futbolumuzu oynamak. Eleştiriler her zaman olacak, iyi ya da kötü. Tabii ki hocamız da bizi eleştirebilir. Ancak bizim sahada sadece futbol düşünmemiz gerekiyor. Oyunumuzu oynayıp güven eksikliğini aşmayı beklemeliyiz. Ne yazık ki böyle bir dönemden geçiyoruz.

Futbolda hata yapabilirsiniz. Birinci hatayı yaptıktan sonra da ikinciyi yaparım diye korkmadan devam etmeliyiz. Çünkü ikinci hatayı yapmaktan korkarsanız yapabildiğiniz şeyleri de yapamaz hale gelirsiniz. Hata yaparak doğru yapmayı öğreneceğiz. Sadece yapmamız gereken bizden istenenleri yapmak" diye konuştu.

Alex, takımımızın şampiyonluk şansı ile ilgili olarak ise "Bu noktadan itibaren kendimize bakmamız gerekiyor. Trabzonspor şu anda lider. Bulundukları noktayı hak ediyorlar. Bir beraberlik dışında tüm maçlarından galibiyetle ayrıldılar. Biz onları baz almamalıyız. Çünkü lig uzun bir maraton, onlar puan kaybedecek, biz de puan toplayacağız. Ligin uzun bir maraton olduğunu biliyoruz ve bunu unutmamalıyız. Şampiyonlar Ligi`nde ise Arsenal`in 4 bizim 1 puanımız var. Bundan sonraki maçımız Arsenal`le kendi evimizde, onları yendiğimiz takdirde puanlarımız eşitlenecek" dedi.

Brezilyalı oyuncumuz, Aragones`e yapılan eleştirilerle ilgili olarak ise "Eleştirilerin olması normal. Bize olduğu gibi Aragones`e de gelecek. Gazetecilerin bazıları idmanları izliyor, maçları takip ediyorlar, bazıları ise bunları yapmıyor ama yine de eleştiriyor. Eleştiriler normal. Biz oyuncular olarak Aragones`in istediklerini yapmalı, felsefesini anlamalıyız. Aragones`ten önceki teknik direktörümüz Zico`nun da ilk zamanlarında kötü sonuçlar almıştık. Çünkü alışma süreci geçiriyorduk. Sonra biz onun yapmak istediklerini anladık ve başarılar kazandık. Hocamızı bir komutan olarak düşünürsek biz de onun askerleriyiz ve onun dediklerini yapmalıyız" diye konuştu.

Taraftarlarımızın mutsuz olduğunu bildiklerini söyleyen Alex, "Taraftarımızın hoşnutsuzluğunu içimizde hissediyoruz. Başkan ve yönetim kurulumuz iyi bir takım yaptı, taraftarımız ki onların destekleri yadsınamaz, bizim futbolcular olarak ise yapmamız gereken iyi bir futbol oynamak. İyi bir performans sergileyebileceğimizi biliyoruz. Sadece biraz daha sabır gerekiyor" dedi.

Alex, 31 yaşında olduğunun hatırlatılmasının ardından `Ne kadar daha futbol oynayacaksın?` sorusuna, "Kontratım sezon sonunda bitiyor. Eğer kontratımı yenilersem ona göre düşüneceğim ama bunlar için çok erken. Ama sağlığım iyi olduğu, futbol oynamaya elverişli olduğum sürece oynayacağım" yanıtını verdi.

Alex son olarak Milli Takımımız ile ilgili olarak "Kendi stadımızda oynadığımız Milli maçı Semih`in formasıyla izledim. Ben Türk Milli Takımı`na inanıyorum. Onların bir Dünya Kupası daha oynamasını ve izlemeyi çok istiyorum. Destek verebildiğim sürece Milli takımı destekleyeceğim" diye konuştu.

Ben Fenerbahçeliyim...

Ben Fenerbahçeliyim...
Bu ne demek biliyor musunuz?
Hiç düşündünüz mü Fenerbahçeli olmanın sebebini, anlamını...
Ben düşündüm, hem de çok düşündüm...
Okumak isteyen buyursun...


FENERBAHÇE AŞKI VE BU AŞKIN KAYNAĞI

Bir gün kendini bilmeye başlayınca insan, belki ilk söylediği kelimeler ve gözüyle gördüğü dünyada belli anılar vardır... Asla aklınızdan silinmez...

Benim en silinmeyen anım, babamın beni Fener maçına, numaralı tribüne, omzunda götürmesi ve 3 yaşını yeni doldurmuş bir kızın şaşkınlığıyla galip gelen bir Fenerbahçe... Ardından sevinç çığlıklarıyla gittiğimiz lunapark ve elektrikler kesilince Fener formasıyla tepesinde 2 saat kaldığımız Dönmedolap...

Arkadaşlarım kelebek, bahar şarkıları söylerken, ben “Kalemizde bir dev var, onun adı Schummaher, o bir insan değil ki yedi canlı bir panter” diye şarkılar söylerdim...

Genç kızlar sevgililerine ağlarken, ben kimse beni üzemez diye omuz silkerken, Fenerbahçe yenilince hüngür hüngür ağlardım, hala ağlarım...

Aradan yıllar geçiyor ama değişmeyen şeyler var...

Ben bugün Türkiye’nin en serbest platformu, en özgür irade bölgesi, taraftarın sitesi antu’da yazıyorum...
Yazmama izin verildiği için ve sizlere duygularımı anlatıp, sizlere Fenerbahçe sevgisini kendi dilimde okuduğunuz an yaşatabileceğimi düşündüğüm için...
Ben rengini belli eden biriyim...

Siz eğer Fenerbahçe spor klübünün en kritik maç döneminde Halep’e stad açılışına götürülüp, silahlı adamlar eskortunda maça çıkarılmasını hazmedebiliyorsanız, üzgünüm, ben buna tepkisiz kalamıyorum...

Yada federasyonu eleştiriyoruz, yöneticilerimiz ağır, zehir zemberek açıklamalar yapıyorlar. Devleti hiçe sayan bir federasyon olduğunu, devletin bu durumla mücadele edemediğini dile getiriyorlar. Ben adaleti arayan bir birey olarak, ailemden yada mensubu olduğum her türlü kurum, kuruluş, birlikten vs,vs,vs..., bağımsız özgür iradesi olan bir kişiyim. Sosyal demokrasiye inanmak benim tercihim ve Fenerbahçe’ye de zarar verdiğini düşündüğüm herhangi birşeye tepki vermekten de çekinmem. Korkmam çünkü korku ve endişe insanı zayıf yapar. Kötülük insanı zayıf yapar. Ben iyi niyetimle söyleyeceğimi söylerim... Bu da benim kalemim...


Benim rengim Türkiye Cumhuriyeti bayrağının kırmızı beyazı, Fenerbahçe’min sarısı lacivertidir. Ben renksiz değilim, ben tek renk de olamam... Sarı lacivert Kurtuluş’u okuyup da, daha 15 kişilik bir takımken Fenerbahçe, orada olan tek bir kişinin, milyonluk inacını biliyorum... O gün Fenerbahçe kurulduğunda, kimse bugünü bilmeden sevdi, gönül verdi... İngiliz komutanı yurdu işgal edince, onun arabasını Fenerbahçeliler kaçırıp, Atatürk’e götürdüler... Cepheye cephaneleri taşıdılar... Şehit verdiler... Futbolcuları hafta içi vatanı için savaşırken, ölmemek ve Fenerbahçe’nin maçında oynayabilmek için dua ederek yüzlerce kilometre yol gelip, üniformayı çıkarıp formalarıyla koştular... Nereden geldiğini bilmeyen nereye gideceğini bilemez... Bunları öğrendikten sonra ben nasıl anlamazdım ki Fenerbahçe’yi niye bu kadar sevdiğimi...
Öylesine büyük bir enerjiyle yıllar boyu bu aşk bugüne geldi ki, belki de günün birinde doğuracağım çocuğumun kanında canlanacak bu enerji... Büyük sevgiler hissedildilir. Bu aşkın var olduğunu anlamak için onu görmenize gerek yoktur... Bilirsiniz...

Fenerbahçe bu ülkenin en güzel parçalarındandır. Tıpkı sportmence yada gayri-sportmence eleştirdiğimiz diğer takımlar gibi... ben “Ne mutlu Türk’üm diyene” derken “Ne mutlu Fenerbahçe’liyim diyene” diyenlerdenim...

Aşığım ve aşkım için ölürüm...
Ben Fenerbahçeli olmayı öğrenmedim, bu öğrenilmez...
Çünkü ben Fenerbahçe’yim... Böyle doğdum, böyle öleceğim...
Herkesin yüzüncü yılını tekrar kutluyorum...
Sizlerle aynı sevgiyi paylaştığım için de gurur duyuyorum...

ŞEYTANIN BACAĞI, FENERİN KUCAĞI…

Şeytanın bacağı sonunda bugün kırıldı geldi kucağımıza,
Bu kara talihi burada kovduk kaderimizden ve kupalar çağı başladı güzel yüzüncü yılımızda…
Demek ki 100 sayısı bir dönüm noktasıydı ve başarılı şampiyonluklar dışında, müzemize götüremediğimiz kupalar beklide teker teker gelecek kucağımıza…

Az önce okuduğunuz satırları yazdıktan sonra aslında şiir yazmış olduğumu fark ettim!
Fener sevgisinde son nokta!
Yapılabilecek en duygusal yorum belki o satırlarda…
Elbetteki böyle bir genelleme olması mümkün değil, bu sadece iyi bir dileğin umutlu ifadesi ama hayatta dönüm noktaları olduğuna inanırım…
Belli yaşanmışlıklarla doldururuz ve bir gün gelir bir noktada tanrı bize bir kıvrım, bir şans bir dönüm noktası verir
Bu demek değildir ki her şey kolay olacak
Bu demektir ki pozitif gücümüz ve sevgimiz artık negatifliklerle daha güçlü mücadele edebiliyordur
Biz Fenerbahçe olarak olgunluk dönemine ve bilincin daha yüksek olduğu zirvelere daha da yaklaştık ve sanıyorum yaklaşmaya devam edeceğiz.
Ve şeytanın bacağını kırmayı bir başlangıç olarak alırsak, bundan sonrası için belki yapamayacağımız, başaramayacağımız hiçbir şey olmadığını düşünmenin bize büyük faydası olur…
Ne de olsa herkes kendi yarattığı evreninde, kendi gerçekliğiyle yaşamaz mı!
Bizimkini de biz yaratırız ve umarım SÜPER bir KUPA’dan sonra, yarattığımız yeni dünyanın sınırları bizim FENERBAHÇE sevgimiz kadar büyük olur…

HAKEMLERE YARDIM

Ben şimdi hakem eleştirenler kervanına katılmak istemiyorum ve ezberdeki 50 tane cümleyi hiç yazamayacağım!
Sadece bir insan özelliğinden bahsedeceğim…
Aslında yenilgi sonrası hakem yazmaktan da pek haz etmem… Yenen yener!
Fakat maç sonrası bir görüntü aklıma takıldı ve çıkaramadım… Ben yazmasam ellerim kendi kendine dokunmaya başladı klavyeye…

Roberto Carlos maç sonrası hakemlerin elini sıkmaya gitti ve yan hakem ne yaptı dersiniz? Evet bildiniz elini uzatmadı… Carlos’un eli havada kaldı… O anda hakem arkadaşın gözlerindeki nefreti en iyi filmlerdeki öfke sahnelerinde görme olasılığınız yok!
Orta hakemin tavırlarıyla maç yapılmasına izin vermeme durumunu geçtim, koydum bir tarafa fakat bu son manzara beni hayrete düşürdü. Orta hakem yine ayıp olmasın diye bu kibar tavra karşılık verince, Carlos’un yabancı biri olarak saygıyla el açtığını ve sıkılması gereken bir el olduğunu yanındakiler yan hakeme hatırlattılar…
Aynı yüzde bu kez utanç vardı Carlos’un elini sıkarken…

Maçta isteneni veremeyen, atmosferi gererek futbol oynanmasına, sağlıklı mücadeleyi engelleyen hakemlerin bu tavırlarının tamamı beni düşündürdü…
Acaba bizim futbola bu agresif bakış açımız daha bu oyunun adaletini sağlayan hakemler tarafından bile adalete sadakatsizlikle destekleniyorsa, bu ülkede futbolun gelişmesinden önce insanların insan olarak gelişmesi gerekli değil mi? Bir hafta bir takımın temsilcileri çok konuştu diye bu provokasyona yenilmek ayıp değil mi?

Kendi üzerlerinde uygulanan baskılara karşı koyacak gücü bulamayanlar, sahaya olumlu enerjisini veremeyeceğini düşünenler ve adaleti temsil ederken hoşgörüyü koruyamayanlar lütfen yaptıkları ve yapacakları işi tekrar gözden geçirsin…

Bir işi iyi yapmak için insanın işini bilmesinin yanı sıra en önemli başarı puanı onun işe kattığı sevgi, disiplin ve adaletle gerçekleşir…
Yoksa giden 3 puan döner dolaşır onların vicdanlarından çalar.. Ve insanda vicdan hesaplarının rakamları 3er 3er arttıkça faturayı önce kendi ödeyemez…

FENER NE İSTER

Fenerbahçe gerçekten büyüyor ve dünyada da artık ismi duyulacak ve belki bir gün Türkiye takımı olarak Şampiyonlar şampiyonu olacak… biz o günleri görür müyüz bilmem ama en azında o günlerin temellerinin atıldığı bugünlerde yaşıyoruz…
Peki biz o günlere nasıl geliriz diye düşündünüz mü hiç?
Yine Selen ‘Kalkınma Planı’ yapacak demeyin… Sadece kulakları delik bir kız olarak duyduklarımdan yola çıkarak birkaç duyuru ve öneri yapmak isterim… Özellikle çok çok sevgili ve başarılı yönetimimize…
Günü kurtarmak için değil ama belki yıllarca işe yarayacak birkaç küpe sadece…

YABANCI GETİRMEK KOLAY

Biz yabancı star getirme konusunda mükemmeliz! Daha ne olabilir ki!
Saymaya gerek yok ama hadi egomuzu okşayalım… Ortega, Hooijdonk,Appiah, Alex, Anelka, Kezman, Roberto Carlos,
Peki hepsi ile büyük aşkla başlayan ilişkilerimiz nasıl son buldu? Yeni gelenleri saymıyorum ama belki hepsi gitti ki biri gider biri gelir…gelen yüzde kaç faydalı oldu? Tüm kapasite sahadalar mıydı? Belki birkaç maç… Mutlular mıydı?
Maalesef… Çok mutlu geldiler ama çok mutlu yaşayıp çok mutlu giden az… Bu bir genelleme değil elbette ama bir problem var ortada…
Herkes son günlerde Kezman’a yükleniyor. Daha önce Hooijdonk , Anelka yada Ortega’ya da yükleniyorduk… Bizim, Türk milletinin yabancıların alışkın olmadığı şekilde yüklenmeleri…
Dışarıdan hangi basın kim ne derse desin, içeride huzur vermek onları getirmekten daha zor bir şey ve bunu öncelikle anlamak lazım… Bu büyük yeteneklerin yaratıcılıklarını kullanmaları için önce kafa seslerinin susması gerek. Bilimsel bir gerçeğe dayanarak söyleyebilirim ki, zihnimizin gürültüsünden kurtulduğumuzda gerçek yaratıcılık ortaya çıkar ve size bir haberim var, Futbol Yarataıcılıktır! Zeka işidir…
Peki nasıl olacak? Türklerin suçu ne?
Benim kendimce şöyle bir önerim var… Aslında Türk’ü yabancısı fark etmez… Baskı altında mutluluk ve başarı gelmez. Strese her zaman açığız ki stres olmadan başarı olmaz ama baskı ve stresi birbirine karıştırmamak lazım…
Yabancılara ve Türklere ne dersek diyelim asla ve asla geri dönüp değiştiremeyeceğimiz sonuçlar yüzünden geleceğimizi ve onların performansını etkilememeliyiz.
Hele tamamen bizi biliyorlar diye yerlileri ezmek de çok zararlı sonuçlar doğurabilir. Belki biraz silkelemek…
Yabancı starlarımıza zaten yabancı oldukları bu memlekette yabancı olmayacağı ortamlar yaratmak bir kulübün en büyük görevidir.
Doğru birkaç kişinin yönetimde olması ve özellikle bu kişilerle ilgilenecek ve onlara yabancılıklarını hissettirmeyecek bir ekipten oluşan bir departman Fenerbahçe gibi bir kulüpte olması gereken çok önemli bir birimdir…
Şuanda kulübümüzde çok çok parlak yöneticilerimiz mevcut ve kendileri bu vizyonda olan kişilerdir. Bu elbette ekstra bir emek ama bunu yapabilecek kişiler bulunabilir ve takımın performansı artırılabilir. Biz getirmeyi başarıyoruz, %100 performansla oynatıp, tutmayı da başarabiliriz. İstanbul dünyanın bir çok şehrinden çok daha güzel ve cazip bir şehir ve buraya gelmek için sıraya girebilecek çok oyuncu var… Dünyanın büyük kulüplerinde yaşamadıkları ve alışkın olmadıkları stresler yaşatmadan da sahadaki starlardan performans almak mümkün çünkü tek bir yenilgi tek bir yerli yada yabancıya ait değildir, takımın marifetidir… Minimum yüklenme, arada silkeleme ile maksimum başarının gelebileceğine inanıyorum…
Yabancı ekip departmanı olan bir kulüp dileğiyle…

FUTBOLUN GÜCÜ BAYRAM YARATIR

Bu bayram herkes için bayram olmadı… Her zaman böyleydi belki ama kimsenin haberi yoktu…
Bizler ülkemizde huzurlu yaşayalım diye şehit olan askerlerimizin ailelerinin içindeki, hiç bir bayram unutulmayacak, büyük acılar bizim de içimizi yaktı… Huzurlu yaşamanın bedeli, huzursuzluksa ben bu isten ne anladım?

Ben aslında bu yazıyı 3 gündür evirip çeviriyorum. Yazıyorum, siliyorum, değiştiriyorum ama bir türlü tamamlayamadım… Nedenini de dün gece HaberTürk’de Fatih Hoca’yı görünce anladım. Bu ülkede binlerce şehit ailesi için sadece haberleri izleyip ‘vah vah’ diyenler, Fatih hoca ve milli takım futbolcuları öncülüğünde bu kez sorumluluk aldılar. Hiçbir para elbette ölen babaları, eşleri, ağabeyleri, evlatları geri getiremez ama geride kalanlar için, en azından bu acının yanında bonus olan maddi sıkıntı azaltılabilir ve acılar paylaşıldıkça hafifler…

Burada gözüme çarpan birkaç şey beni dün geceden beri uyutmuyor. Bu nasıl bir güçtür? Futbol aslında sadece futbol değildir diyen yazarın kitabındaki futboldan başka bir futbol daha varmış aslında… Kimi zaman ticari endüstri ve entrika cenneti olarak ifade edilen futbolun içinde futboldan başka bir ışık var… 1800’lü yılların sonunda İngiliz azınlıkların Osmanlı arsalarında Türk gençlerine alıştırdığı bu spor, aslında Simon Kuper’in anlattığı versiyondan farklı olarak başka bir tarafıyla çıktı karşımıza… Bu diğer tarafını dün gece HaberTurk’te gördüm ben… arayan arayana… Fatih Hoca’nın hep Oscar’a aday bir oyuncu olabileceğini söylemişimdir, nitekim dün gece o stüdyoda elinde tuttuğu gücün farkında ve bunu sonuna kadar kullanan bir karakter vardı. Etkilenmemek olanaksız! Kitleleri peşinden aşkla sürükleyen bu spor bir gece ansızın güven veren karakterleri ve itici gücüyle binlerce şehit ailesine umut kapısı oldu…

O kadar iş adamı, sanatçı bile derhal bir rahatsızlık hissine kapılıp telefona sarılmış olmalı! Aklımda kalanlar TOBB, Türkiye Futbol Federasyonu, milli futbolcular, Ferit Şahenk, Tahir Kıran, Cem Yılmaz vs,vs…

Ve tabiî ki FENERBAHÇEM (Böylesi bir kutsal görevi benim canım takımımın desteklemesi beni şaşırtmadığı gibi, yeniden ve bir kez daha gurur duydum!)

Sonuç olarak Hocamıza ve milli futbolculara bu gaz ve toz bulutundan bir gezegen yaratmaya öncülük ettikleri için teşekkür etmek görev diye düşünüyorum…

Aslında yazıya ilk başladığımda bayramın 1.günüydü ve Barış Manço’nun ‘Bugün Bayram’ şarkısı eşliğinde aklıma gelen bir filmle uyandım… Yaşanan acılar ve bizi bekleyen günlere karşı en büyük güç yine bizim kendi içimizdeki güç diyerek ‘benim de bir fikrim var’ diye söze başlamak istiyordum…
Şimdi buna bir paragraf çok gelmez sanırım… Elbette dün gece yardımda bulunan iş adamları, sporcular yada sanatçılar gibi verecek büyük paralarınız olmayabilir. Bu demek değil ki yine TV’nin başına oturup ‘Vah Vah’ diyeceğiz!

İllaki para vermek zorunda değiliz insanlığa yardım etmek için. Hatta insanlığa yardım kendimize yardımdır diye düşündüğüm için, bunu daha global düşünmenizi isterim. Peki ne yapacağız?

Ödev…
Ev ödevi…

Bugün kendinize bir görev verin. Bugün hem kendiniz hem de başkalarını şaşırtacak bir şey yapın. Bu görev tamamen ihtiyacı olan birine iyilik yapmak olsun. Sevgiyle ve içinizden geldiği gibi bir adım…
Görme engelli birini karşıdan karşıya geçirin yada sizin için önemsiz ve kolay olan ama bir başkası için çok önemli olan bir şeyler yapın… sevgi verin…
Karşılığında da tek bir şey isteyin. Aynen ‘Pay it Forward’ filmindeki gibi, yardım ettiğiniz kişinin bir başkasına yardım etmesini isteyin. Yardımın karşılığı bir başkasına yardım etmek olsun. Ne şekilde olursa olsun…

Bu hiç de zor bir şey değil… Hatta belki dönüp dolaşıp bu yardım size geri gelecektir…
Futbolun gücü nelere kadir, milyonlarca YTL toplandı derken, benim de futbolu kullanarak kendimi ifade ettiğim bu köşeden futbolun gücünü kullanarak iyi bir şey yapmaya çalışmam anormal değil herhalde! Bunu da yaparken son derece keyif aldığımı da söyleyebilirim…
Haydi kalkın ve yapabildiğiniz kadar iyilikle başlayın güne… sizin tek bir iyiliğiniz, milyonlarca iyiliğe sebep olabilir…

Bu da benim kampanyam olsun!

Son sözüm ise yine Hocam’a ve Milli takıma…
Milli takımın bayramda kaybettiği 2 puanı ve daha önce bizi zora sokmuş olan puan kayıplarını unutmadık… Burada 52 cümle güzellik, 2 cümle eleştiri yazacaksam, eleştiri kısmına da bu cümle yakışır diye düşündüm…
Yardım kampanyasındaki başarılarınızın devamını Yunanistan maçında da bekliyoruz…
Unutmayınız ki Futbol’un verdiği güç, ondaki başarınızla eşit orandadır…
Daha güçlü olmak dileğiyle…
Herkese iyi ve mutlu bayramlar…

3 SÖZÜM VAR...

Bugün 3 ayrı başlık buldum kendime ve hangisini kullansam diye bile düşünmeden, hepsini azar azar yazmaya karar verdim...
Birincisi kalbimdeki tatlı sevinç ve buruk heyecandan ortaya çıktı...
Galibiyeti genç kız duygusallığına bulaştırmadan yazmak ters geldi bana...
Ne çıkar bugün yine romantik takılsam... Herkes hakeme saldırıp, bas bas kavga ederken bende acı acı yazsam, tatlı tatlı gülsem...

DOĞA VE KANUNLAR

uçan kuşlar martılar...
doğada bu kanunlar...
ben yine dilime bir söz doladım kullanmazsam olmaz!
Bu kadar doğa kanunundan, renklerden, kuştan, böcekten bahsedecekken, aşıkların kanununa değinmek istedim bir de!
Beşiktaşı uzun zamandır üzememiştik! Bu bakire durum artık onların ucuz alaylarına konu olmuştu fakat dün gece maçtan sonra kendime şu soruyu sordum; Eğer yenemeseydik benim Fener’e karşı duygularımda bir fark olacakmıydı? Tabiki de hayır! Ama ben acaip birşey gördüm dün gece... Beşiktaş’lıların hayal kırıklıkları inanılmazdı! Tıpkı kalbi kırılan bir aşık gibi buruk kaldılar oracıkta! O kafeste! Çırpındılar ama çıkaran yoktu!
Bende onlara bir hediye vermek istedim... İbreti alem olsun diye bir şarkıdan bir cümle... Bizim Kanaryamızın sitemli günlerde kulağımıza fısıldadığı bir kaç kelime...

‘Senin kanununda aşktan ölmek yasaksa, sakın sevme beni...’

Bazen ölmek gerekir... Siz yenilgide de ölecek kadar sevmeyi görün... Sonra iddialı konuşmaya ve yönetim olarak ses yükseltmeye hak kazanabilirsiniz belki... Doğanın kanunu bu...

SEMİHE SARI KART

İkinci renk vakamıza gelince ilk defa bir oyuncuyu sarı kartından dolayı tebrik etmek istedim... Aslında ben formanın içinden çıkan ve aşk mesajları olan atletlere acaip sinir olurum ve bana fazla reklam gelir fakat nedense Semih’e sinir olmak gelmedi içimden. Zannediyorum tek sebebi gerçek bir samimiyet hissetmiş olmamdı. Eşi ve bebeğinin o güzel resimlerini, gol sevinciyle birleştirmeyi hayal etmiş ve o atleti içine giymiş ve bu hayali gerçek olmuş...
Eğer her maç böyle hayaller kurup gerçekleştirirse, maç başı bir gol artı sarı karta razı olmamak içten değil! PSV maçında da bekliyoruz aynı Tshirtü... Bir de Avrupa görsün güzel eşini ve bebeğini...






RENK FARKI

Renklere devam...
Renkler ve renksizlikler...
Hep diyorum formalarındaki renksizlik ruhlarına yansımış diye... ne bir gök rengi var ne de güneş... Ne bir okyanus bilirler, ne yaprak, ne de toprak... O yüzden renksiz olur hayatları... dramatik... karanlık... aydınlığı da renksiz olan bir aydınlık...
Hep bahsedilir Beşiktaşlı taraftarların takımlarına olan sevgilerinden...
Kimse bizim kadar sevemez diye iddia ederler. Belli ki çok da severler takımlarını ama bir eksiklikleri vardır. Fenerbahçe ile Beşiktaş arasındaki farklar!
Neşedir... Coşkudur... Hayattır...
Onlar cansız dramatik yaşarlar oysa ki biz bir an okyanusun en derin lacivertinde gezerken bir anda güneşle renkleniriz...
Dün gece Şükrü Saraçoğlu’nda da ne hakem ne Alex ne Burak ne de Delgado kötüydü! Kötü olan hep aynı iddialarla, ellerindeki kırmızı noktalı beyaz bayrağı marifet sanan ama renkten yoksun bir görüntü yumağıydı. Beşiktaş taraftarına önce yönetimini değiştirmesini, sonra ne söylüyorsa anlık gazlarla değil gerçekten yapabileceklerini söyleyebilen bir ekip bulmasını öneriyorum. Ruhunuzu içerden kurun ki dışarıda gürültülü bir görüntüden ibaret olmayın...

Geçmişler Olsun...

HAKEMLERE YARDIM

Ben şimdi hakem eleştirenler kervanına katılmak istemiyorum ve ezberdeki 50 tane cümleyi hiç yazamayacağım!
Sadece bir insan özelliğinden bahsedeceğim…
Aslında yenilgi sonrası hakem yazmaktan da pek haz etmem… Yenen yener!
Fakat maç sonrası bir görüntü aklıma takıldı ve çıkaramadım… Ben yazmasam ellerim kendi kendine dokunmaya başladı klavyeye…

Roberto Carlos maç sonrası hakemlerin elini sıkmaya gitti ve yan hakem ne yaptı dersiniz? Evet bildiniz elini uzatmadı… Carlos’un eli havada kaldı… O anda hakem arkadaşın gözlerindeki nefreti en iyi filmlerdeki öfke sahnelerinde görme olasılığınız yok!
Orta hakemin tavırlarıyla maç yapılmasına izin vermeme durumunu geçtim, koydum bir tarafa fakat bu son manzara beni hayrete düşürdü. Orta hakem yine ayıp olmasın diye bu kibar tavra karşılık verince, Carlos’un yabancı biri olarak saygıyla el açtığını ve sıkılması gereken bir el olduğunu yanındakiler yan hakeme hatırlattılar…
Aynı yüzde bu kez utanç vardı Carlos’un elini sıkarken…

Maçta isteneni veremeyen, atmosferi gererek futbol oynanmasına, sağlıklı mücadeleyi engelleyen hakemlerin bu tavırlarının tamamı beni düşündürdü…
Acaba bizim futbola bu agresif bakış açımız daha bu oyunun adaletini sağlayan hakemler tarafından bile adalete sadakatsizlikle destekleniyorsa, bu ülkede futbolun gelişmesinden önce insanların insan olarak gelişmesi gerekli değil mi? Bir hafta bir takımın temsilcileri çok konuştu diye bu provokasyona yenilmek ayıp değil mi?

Kendi üzerlerinde uygulanan baskılara karşı koyacak gücü bulamayanlar, sahaya olumlu enerjisini veremeyeceğini düşünenler ve adaleti temsil ederken hoşgörüyü koruyamayanlar lütfen yaptıkları ve yapacakları işi tekrar gözden geçirsin…

Bir işi iyi yapmak için insanın işini bilmesinin yanı sıra en önemli başarı puanı onun işe kattığı sevgi, disiplin ve adaletle gerçekleşir…
Yoksa giden 3 puan döner dolaşır onların vicdanlarından çalar.. Ve insanda vicdan hesaplarının rakamları 3er 3er arttıkça faturayı önce kendi ödeyemez…

SONSUZ MACERA…

Yıl 1984, Lise-2`ye giden bir öğrenciyim. İtalyanların o zaman için en güçlü kulüplerinden biri olan Fiorentina ile eşleşmişiz. İlk maç İstanbul`da 19.Eylül`de…

Fiorentina`nın kadrosu inanılmaz kuvvetli, kadroda Zico`nun Brezilya milli takımından arkadaşı olan Socrates var, Gentile var, ünlü Arjantinli Passarella var, Massaro var, var oğlu var…

Hepimiz heyecan içindeyiz. Hayranı olduğumuz yıldızlardan Socrates`i canlı seyredeceğiz. İnanmasak ta acaba diyoruz, acaba yener miyiz? İnanmasak ta yeneriz be neden olmasın diye birbirimizi dolduruyoruz…

Maça gitmek istiyorum ama param yok. Biletler çok pahalı. Annem babam harçlık hariç ilave para vermiyorlar, zor durumdayım. Tüm biriktirdiklerimi topluyorum, olmuyor, yetmiyor…

Çocukluktan kalan kumbaraları sallıyorum, ceplerimi tekrar karıştırıyorum ama yok yok… Kitaplarımın arasına bazen zor zamanlar için para saklardım, onları arıyorum, hepsini daha önceden tüketmişim. Sayfaları karıştırmam, sadece daha fazla kitap okumama yarıyor…

Vakit daralıyor ve cebimde maç param yok…

Gözüm bisikletime takılıyor. İçimden bir ses "Eşek kadar adam oldun hala bisiklete biniyorsun" diyor. Kıyamıyorum. Kıyamıyorum kıyamamasına da, elimden başka bir şey gelmiyor…

Bizimkilere bisikletimle dolaşmaya çıkıyorum diyip evden sıvışıyorum. Şimdi Akmerkez`in olduğu yerde eskiden var olan futbol sahasında bisiklet kiralayan bir adama bisikletimi yok pahasına satıyorum.

Bisikletim artık yok, eve mutlu bir şekilde dönüyorum cebimde artık maç param var…

Akşam evde "nasıl bisikletimi çaldırabilecek kadar ahmak" olabileceğim konusu yüksek sesle tartışılıyor. Timsah gözyaşlarıyla "valla benim suçum değil. Kaşla göz arasında çalmışlar" diye aileme bu yaşıma kadar söylediğim en kallavi yalanımı söylüyorum.

Maçta olmaktan inanılmaz derecede mutlu olsam da, aileme yalan söylediğim ve çok bisikletimi satmış olmaktan içim huzursuz…

Maçı 1-0 kaybediyoruz. Çok üzgünüm. Bisiklet gitmiş, eve yalan söylemişim, pişmanlığım beni yaralamış. Dokunsalar ağlayacağım. Üst sıralardan bir adam "Adamlarda Socrates oynuyor ne bekliyoruz ki" diye bağırıyor…

Tam o sırada maçın bitiş düdüğüyle bütün kapalı tribün toplu halde aniden Ferdi Tayfur`un bestesinden esinlenerek yapılmış hiç duymadığım bir besteye başlıyor…

Kapalının parası
Oldu Yürek yarası
Bu Fener macerası
Yaktı Beni…

Kapalı tribündeki Fener taraftarı besteyi sanki benim için söylüyor…
Sadece ben değil, hepimiz yanmışız…
Biz Fenerbahçe Taraftarıyız…

***
23 yıl geçmiş, artık bizim çocuklarımız kafalarında "bunları yenemeyiz" diye bir düşünceden eser taşımadan namı diğer "Beyaz Pele" Zico yönetimindeki Fenerbahçe`yi seyrediyorlar.

Çubukluyu giyenler eşleşince eskiden eyvah yandık dediğimiz Anderlecht, PSV, CSKA, İnter`e sahaları dar ediyorlar…

Zamanında çok canımız yandı…
Sıra artık bizde, çok can yakacağız…

Bizde sevda bitmez…
Biz Fenerbahçe Taraftarıyız…


Çubuklu Kalın
Mehmet Doğan

OSWALD

Rahmetli Peder, Amerika`da okuduğu ve çalıştığı yıllarda Başkan Kennedy`den bir yerin açılışı için davetiye aldığından olsa gerek TRT`de "Oswald Ölmeseydi" diye bir dizinin yayınlanacağını öğrendiğinde "aman kaçırmayalım seyredelim mutlaka" diye heyecanlandığını hatırlıyorum.

Dizinin senesini hatırlamıyorum ama konusu Başkan Kennedy`i yi öldürdüğü söylenen Lee Harvey Oswald`ın, duruşmaya çıkacağı esnada, duruşmada ötmesin diye Jack Ruby tarafından öldürülüşünü ve eğer öldürülmeseydi neler olabileceğini anlatan bir diziydi…

"Oswald Ölmeseydi".

Çok küçüktüm ama hatırlıyorum, bütün dikkatimi vererek diziyi seyretmiştim. Fakat dizi bitince, diziden hiçbir şey anlamamıştım. Anlamamıştım anlamamasına da sanki Oswald ölmeseydi, dünyadaki açlık bitecek, bütün insanlar mutlu olacak, herkes zengin olacak sanıp üzülmüştüm.

"Keşke Oswald Ölmeseydi"…

***

55.Dakika`da ilk golümüzü kalemizde görmeden 15-20 saniye önce, "Oswald Ölmeseydi" misali Alex, Semih bomboş pozisyonda iken topu sağa Semih`e verseydi, belki de dünkü maçın skoru farklı olurdu…

Sonuçta, Oswald öldü, Alex de topu Semih`e vermedi"…

Oswald ölmeseydi ne olurdu hala bilmiyorum ama Alex topu Semih`e verseydi, belki de, şimdi Semih o golü atsaydı derdik…

Acaba Oswald Ölmeseydi, Alex topu Semih`e verir miydi?

Evet evet maçı kaybetmemizin sorumlusu kesin Oswald,
Keşke ölmeseydi…

Neyse Ölenle ölünmez
Biz Sağ Kalalım…

Mehmet Doğan

www.kodcunuz.com
.
Image and video hosting by TinyPic